21 Ocak 2020 Salı 474 Okunma

“Ben çok çektim… O daha fazlasını çeksin”

Hayatı yokluk içinde geçmiş, yapmadığı iş kalmamış, hor görülüp, ezilmiş, ama yılmayıp, tırnaklarıyla bir şekilde bir yerlere gelmiş insanlar normalde takdir edilir değil mi?
Yaşadıklarını başkalarına yaşatmadığı sürece ben de takdir ediyorum bu tür insanları.

Ancak…
Sanki yokluk içinde yaşamamış gibi…
Sanki en ağır işlerde kendisini heba etmemiş gibi…
Sanki hor görülmemiş ve ezilmemiş gibi… Belirli bir konuma geldiklerinde başkalarını hor görüp ezenlerden bildiğiniz nefret ediyorum.
“Ağaçtan düşenin derdini en iyi ağaçtan düşen anlar” misali, yaşadığı zorlukları yanındaki ve çevresindekilere yaşatmamak isteyen insanlara ne kadar çok hayranlık duyuyorsam, çektiği zorlukların daha fazlasını başkalarına çektiren ve bundan zevk alan insanlardan da o derece nefret ediyorum.
Sonuç olarak:
Başkalarına “Benim yaşadıklarımı ve çektiklerimi yaşamasın, çekmesin” diye düşünen ve davranan insanlar, bana göre eli öpülesi insanlardır…
Başkaları için “Ben çok çektim. Onlar da çeksin. Hatta benim çektiğimden de fazlasını çeksin” anlayış ve gayreti içinde olan insanlar ise, hadi burada küfür etmeyeyim, ağzının ortasına kürekle vurulacak türdendir(Bakın insan demedim)
HHH

Şimdi! Durup dururken böyle bir yazı kaleme alma ihtiyacı neden duyduk? Efendim mesele şu:
Genç bir Makine Mühendisi, mezun olduğu günden itibaren iş aramaya başlamış.
Her çaldığı kapı yüzüne kapanmış.
Her yaptığı görüşmenin sonucunda “Biz size döneceğiz” denilmiş ama hiçbir ses çıkmamış.
Her işyeri “maalesef hiçbir deneyiminiz yok” diyerek geri çevirmiş iş başvurularını.
Böylece 5 yılı işsiz geçirmiş genç mühendis.
Sonunda, ailesinin de birikimlerini kullanarak Doğalgaz üzerine bir firma açmaya karar vermiş.
Sosyal medya hesabı üzerinden yeni işyerini açtığını duyurmuş önce.
Arkasına a şu notu iliştirmiş:
-“İşe alacağım çalışma arkadaşlarımın yarısı hiç deneyimi olmayan genç mühendis arkadaşlar olacak. Ben çok çektim. En azından birkaç meslektaşım benim çektiğimi çekmesin. Başvurularınızı bekliyorum.”
İşte ben bu şekilde düşünen insanlara hayranım.


.....


Kimin il başkanı
 olacağının ne
önemi var ki?


CHP’de en etkili organ kurultaydır…
Sonra Parti Meclisi gelir.
Genel Başkan Parti Meclisi’nden sonra en etkili kişidir CHP’de
İşte!
İl Başkanı, şehrinde Genel Başkanı temsil eder…
Şehir sınırları içinde Milletvekillerinin de Belediye Başkanlarının da üzerindedir.
Milletvekilleri, şehir sınırları içine girdiğinde İl başkanının emrindedir.
Büyükşehir belediye Meclisi grubunun da doğal başkanıdır il başkanı.
Kısacası…
Parti il başkanı, şehrinin bir anlamda genel başkanıdır.
Bu kural bütün iller için geçerlidir.
Ancak…
Söz konusu kuralın Eskişehir’de geçerli olmasının imkanı yok!
Çünkü…
CHP’nin bu şehirde, genel başkanın bile “hayır” diyemeyeceği, Parti Meclisinin bile istek ve ricasını görmezden gelemeyeceği, partinin ülke genelinde saygı duyduğu bir büyükşehir belediye başkanı var.
Dahası…
99’dan bu yana görev yapan, şehirde ve bölgesinde sevilip sayılan bir Tepebaşı Belediye başkanı var.
Dahası…
Milletvekilliği de yapmış, siyaseti bilen, üye ve delegeyi tanıyıp, üzerinde etkili olan bir Odunpazarı Belediye Başkanı var…
Bunu şunun için anlatıyoruz:
Hani herkes birbirine soruyor ya “CHP’de kim il başkanı olacak diye?”
Kimin olacağının ne önemi var…
Neticede il başkanı olan kişi, parti tüzüğünde yazdığı gibi şehirde partinin en önemli ismi olmayacak…
Sadece protokol görevini yerine getirmiş olacak.
Yine Belediyelerin kapısında duracak…


.....


Biri de çıkıp sormuyor arkadaş?


Murat Büyük 42 yıldır Fransa’da yaşıyor.
Fransa vatandaşı olabilmek için müracaat ediyor.
Ret ediyor bu talebi Fransa…
Gerekçe olarak da “Ülkenize olan politik bağlılığınız kanıtlanmıştır. Sizin ülkemize ve kurumlarımıza sadakatiniz garanti edilemez”
Fransızlar, vatandaşları olmak isteyen şahsın sosyal medya hesaplarına bakmış.
Paylaşımlarının baştan sona iktidarı canhıraş destekleyen ve savunan, Türkiye’nin Erdoğan yönetimiyle çağ atladığını ifade eden paylaşımlar olduğunu görmüş.
Bu yüzden de vatandaşlık isteğini “Sizin, bizim ülkemize sadakatiniz olmaz” diyerek, vatandaşlık isteğini ret etmiş.
Bu karar üzerine bir kesim (AK Parti çevresi) Fransa’nın bu kararını  “İşte batı’nın çirkin yüzü” falan diye eleştiriyor.
-“Nasıl böyle ikiyüzlü bir karar olabilir? Erdoğan’ı sevmesi, AK Parti hükümetini desteklemesi suç mu? Hani o çok övündükleri demokrasi nerede?” falan diye yeri göğü inletiyor aynı çevre…
İçlerinden biri de çıkıp demiyor ki: “Bu adam madem doğduğu ülkeyi, doğduğu ülkenin Cumhurbaşkanını, doğduğu ülkeyi yöneten iktidarı çok ama çok seviyor, kolluyor ve savunuyor, o halde niçin ısrarla Fransız vatandaşı olmak istiyor?”


.....


Biraz da gülmek lazım


Temel ve Fadime, emeklilik yıllarında bir dağ evi satın alıp orada yaşamaya başlamışlar. Ancak dağın başında gazete filan olmadığı ve Temel de her gün gazete okumak istediği için; Fadime’yi her gün arabayla kasabaya gönderip, gazete aldırtırmış. Bir gün bundan artık sıkılan Fadime, bir kerede 10 gazete birden almış; ve Temel’e her gün aynı gazetenin kopyalarını vermeye başlamış. 5. gün; Temel, Fadime’yi çağırmış. Oyununun ortaya çıktığından korkan Fadime, Temel’in yanına gitmiş. Temel konuşmuş:

-Yahu şu dünyada bazı insanlar hiç akıllanmıyor...

-Ne oldu ki Temel’im?

-Bak mesela şu herife, 4 gündür uyuşturucu kaçakçılığı yüzünden tutuklanıyordu; bugün yine tutuklanmış.