28 Mayıs 2020 Perşembe 493 Okunma

Devlet çökerse ülke çöker!

Valiler zaman zaman yaptıkları görevle bağdaşmayan davranışları nedeniyle gündeme geliyor.
Pandemi sürecinin başladığı ilk günlerde Uşak Valisi’nin sokakta vatandaşı azarladığını hatırlarsınız.
Bir Vali’ye hiç de yakışmayacak hareket ve davranışlar sergilemiş ve sonradan yanlış anlaşıldığını söylemek durumunda kalmıştı.
Önceki gün de Rize Valisi, AK Parti Rize il başkanının konuk olarak katıldığı televizyon programına bağlanmış ve il başkanının kendisini Umre gezisine götürmesini istemiş.
Haberi okuyunca videosunu da izledik.
Koskoca Vali, canlı yayında, parti il başkanına “Beni umreye götür” diyor.
Zannedersiniz ki görevleri değişmişler.
İl başkanı Vali olmuş, Vali il başkanı!
Gerçekten isteğinde samimiyse vahim, şaka yaptıysa daha vahim bir durum…
Her iki halde de bir vali’den beklenmeyecek davranışlar bunlar…
Valilerin bu tür davranışlarını gördükçe, insan ister istemez “nerede o eski valiler?” demeden edemiyor.
Zira…
Vali deyince insanın aklına Devlet geliyor, Devlet adamlığı geliyor, ciddiyet geliyor.

***

Hazır “nerede o eski valiler?” demişken, size Eskişehir’de de görev yapmış bir vali’den, Naim Cömertoğlu’ndan söz edelim.
İçel’den Eskişehir Valiliği görevine atanmıştı.
Bir süre Eskişehir valiliği görevini yaptıktan sonra Malatya valisi oldu.
Yıl 1986. Malatya’da Kayısı Bayramı kutlamaları var.
Başbakan Özal da kutlamalar için şehre gelmiş ve bir otobüsün üzerinde halka hitap edecek.
Otobüsün üzerinde bir hayli kalabalık oluşmuş. Vali de o kalabalığın içinde.
Boyu kısa olduğu için aşağıda toplanan halk Özal’ı göremiyor ve sürekli “Çök çök” diye bağırıyor.
Özal’ın etrafında bulunanların tamamı çömeliyor. Bir tek Vali Naim Cömertoğlu ayakta.
Özal “Vali bey sen de çöker misin?” diye uyarıyor.
Vali de şöyle diyor; “Devlet çökmez sayın Başbakanım. Devlet çökerse ülke çöker!”
İniyor otobüsten aşağı…
Anlayacağınız…
Bu hareketinin kendisine bir fatura çıkartacağını bile bile Devletin ve Cumhuriyet’in  valisi olmanın gereğini yerine getiriyor.
Nitekim fatura da gecikmiyor.
Muhtemelen bu davranışından ötürü bir müddet sonra Naim Cömertoğlu merkeze alınıyor.
***
Hepsini içine alıp bir genelleme yapmamız elbette doğru olmaz fakat zaman zaman ortaya çıkan yukarıdaki gibi örnekler bize, Devlet valilerinin önce iktidarların, sonra da partilerin valilerine dönüştüğünü gösteriyor.
Biz de bu dönüşüme tanık olup, çöküşü izliyoruz!


.....


AK partide herkes herkesi iyi bilir!


“İspat et hadi?” deseniz elbette ispat edemem ama seçimlerde AK Partiye oy vermeyen bir dolu AK Partilinin olduğunu biliyorum.
AK Partililiği tescilli olmasına rağmen son yapılan seçimlerde bile AK Parti’ye oy vermeyen AK Partililerin olduğuna adım gibi eminim.
Hatta…
AK Parti’nin kuruluşunda yer almış, partinin seçilmiş isimleri olmuş, önemli görevler üstlenmiş isimlerin bile partisine oy vermediklerini tahmin edebiliyorum.
Peki bir insan niçin gönül verdiği ve görevler üstlendiği partisine oy vermez?
Bunun çeşitli nedenleri var…
Bu nedenlerin biri de, davaya hizmet etmiş insanlar yerine, kendi davasına hizmet etmeyi amaç edinmiş insanların sürekli tercih edilmesi yatıyor.
Yani…
AK Partililerin Ak partiye oy vermemesi aslında sürekli doğru olmayan isimlere verilen payelere duyulan tepkiden ibaret.
***

AK Parti camiası birbirini iyi tanıyan insanlardan oluşuyor.
Herkes herkesi öylesine iyi tanıyor ki, deyim yerinde ise herkes herkesin ciğerini dahi biliyor.
Herkes herkesin zaaflarına ve defolarına son derece hakim.
Kimin parti ve dava için, kimin kendi çıkarı ve kendi davası için bu işin içinde yer aldığına vakıf.
18 yıldır teşkilatlar içindeki insan yapısı fazla bir değişime uğramadığı için, süreç içinde herkesin herkese karşı bir kuyruk acısı da oluşmuş vaziyette.
Sonuç olarak…
Parti içinde kimse kimseyi sevmiyor!
Kimi Milletvekili, kimi ise Belediye başkan adaylarını beğenmiyor.
Kimi meclis üye listesindeki, kimi ise il yönetimlerinde yer alan isimlere ayar oluyor.
İşte bu durum, her seçim öncesi, parti içindeki birilerinin mutlaka diğerlerini beğenmediği ve oy vermemeyi gerekçe haline getirdiği bir hal yaratıyor.
***
Tüm bu anlattıklarımız aslında “AK Parti’de teşkilatlar olmasa parti yüzte2-3 daha fazla oy alır” düşüncesini doğuruyor.
Zira…
AK Parti’nin aldığı oyun aslında Erdoğan’ın kişisel oyu olduğunu herkes biliyor.
Teşkilatların bu haliyle, Erdoğan’ın oyunun üzerine bırakın oy katmasını, oy kaybına neden olduğunun da herkes farkında.
Sonuç olarak…
Parti teşkilatları partinin motorunu ateşleyen unsurlar olması gerekirken, yukarıda anlattığımız yapısıyla motoru yavaşlatan unsurlar olup çıkıyor.
***

Şimdi durup dururken AK parti teşkilatlarının durumunu niçin anlattık?
Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde teşkilatlara, özellikle de bir erken seçim hazırlığı niteliği taşıyan sözleri ve talimatı oldu.
-“AK parti olarak ulaşamadığımız ve gönlünü kazanamadığımız tek bir vatandaşımız kalmayana kadar bize durmak ve dinlenmek haramdır” dedi.
Keşke bunun yerine “Oyu ben alırım. Siz hiçbir şey yapmayın. Sesinizi bile çıkartmayın” deseydi, mutlaka daha iyi bir sonuca ulaşırdı.
Böylece…
Aynı teşkilat içinde yıllardır birbirlerinin gönlünü almayı başaramayanlardan da vatandaşların gönlünü alacağını ümit etmemiş olurdu!


.....


Umarız tahmin
edildiği gibi olmaz!


Salgın öncesi piyasaların durumu kritikti.
Kongardato haberlerini sıkça duyar olmuştuk.
Çarkların dönmesinde belirli bir sıkıntı göze çarpıyordu.
Yine salgın öncesi, işsizlik oranlarındaki yükseliş göze çarpıyordu.
Ülke genelindeki işsizlik yüzde 13 lere dayanmıştı.
Salgın oldu.
Hayat durdu.
Kritik olan piyasaların durumu daha da kötüye gitti.
İşsizlik daha da arttı.
Şimdi salgın sonrası normal yaşam sürecine hazırlanılıyor.
Yeni düzene ayak uyduramayan firmaların büyük bir bölümü kapanacak.
Ayak uyduran firmalar ise, tedbir kapsamında yarım kapasite ile çalışmak durumunda kalacak.
Bu, var olan çalışan sayısının da yarıya düşmesi demek.
Yani…
İşsizlik oranı daha da yükselecek.
Doğrusunu söylemek gerekirse normalleşme süreci bir hayli korkutur hale geldi.
Normal ve yeni düzene geçtiğimizde önümüze çıkacak manzara bize “keşke bu düzene hiç geçmeseydik” dedirtebilir.
Umarız dedirtmez!


.....


Biraz da
gülmek lazım


Bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çağırırlar. Kadın yerine oturur ve davalının avukatı kadına yaklaşır.
-Ayşe Hanım
beni tanıyor musunuz?
Yaşlı teyze cevap verir

-Ah evet Avukat Bey sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum.
Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız.
Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 lira fazla kazanmak için herkesi satarsınız.


Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur.
Adam ne yapacağını bilemez bir halde kadına tekrar sorar

Peki Ayşe Hanım, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?
Kadın yine cevaplar


-Elbette tanıyorum
Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım.
Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir.
Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor
Yine herkes şokta.
Bütün salonu bir uğultu kaplar.
Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki tarafın
avukatını da kürsüye çağırır ve ikisine de eğilmelerini söyleyerek
kulaklarına şunu fısıldar


-Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi de harcarım.