Girit’te, çıkışı neredeyse imkânsız olan büyük bir labirent vardı.
Yüksek taş duvarları gökyüzünü keser, birbirinin aynı koridorları insanı her dönüşte biraz daha şaşırtırdı. İçeri giren, hangi yoldan geldiğini kısa sürede unutur; çıkışı bulmak neredeyse imkânsızlaşırdı.
Labirentin derinliklerinde Minotauros yaşardı. Yarı insan, yarı boğa; iri gövdesi ve korkunç gücüyle herkesin çekindiği, adını duyunca bile insanların yaklaşmaya cesaret edemediği bir yaratık…
Theseus gençti, cesurdu. Labirentin kapısına geldiğinde önünde ne olduğunu bilmiyordu. Yine de içeri girdi.
Tam o sırada Ariadne karşısına çıktı.
Ariadne’nin elinde bir yumak ip vardı.
İpi Theseus’a uzattı.
“Bunu girişte bağla,” dedi.
Theseus ipi kapıya bağladı ve karanlığa doğru yürümeye başladı.
Koridorlar uzadı.
Dönemeçler çoğaldı.
Duvarlar birbirine benzedi.
Ve sonunda Minotauros’u buldu.
Mücadele etti.
Sonra geri dönmek istediğinde, karşısında yine aynı duvarlar vardı.
Ama bu kez bir fark vardı.
İp.
İçeri girerken arkasında bıraktığı incecik iz…
Theseus o izi takip ederek labirentten çıktı.
Belki de bu eski hikâyenin bize bıraktığı şey, bir canavarı yenmekten daha fazlasıdır.
Çünkü zaman zaman hepimiz karanlık ve karmaşık yollardan geçeriz.
Ne tarafa gideceğimizi bilemediğimiz, önümüzü göremediğimiz, bir sonraki adımın bizi nereye götüreceğini kestiremediğimiz zamanlar olur.
Belki de bizim canavarımız çoğu zaman bir yaratık değildir.
Belirsizliğin kendisidir.
Kaybolmuşluk hissi…
Ne olacağını bilememenin ağırlığı…
Ve insanın bütün bunlardan kurtulmak için sürekli ileriye bakması.
Oysa bazen cevap ileride değildir.
Bazen cevap, geçtiğimiz yollarda saklıdır.
Geride bıraktığımız bir cümlede.
Vazgeçtiğimizi sandığımız bir istekte.
Bizi durduran bir karşılaşmada.
Bir zamanlar verdiğimiz ama sonra unuttuğumuz bir kararda.
Belki de hayat, çıkışı bulabilmemiz için yolun tamamını önceden göstermiyor.
Sadece yürürken arkamızda küçük izler bırakıyor.
Ariadne’nin ipi gibi…
İnce.
Sessiz.
Ama hâlâ orada.
Belki mesele hiç kaybolmamak değildir.
Belki bazı labirentlere girmek, kendi yolumuzu fark edebilmenin tek yoludur.
Ve insan bazen çıkışı bulmak için daha ileriye gitmek yerine, bir an durup arkasına bakmalıdır.
Çünkü bazı cevaplar henüz gelmemiştir.
Bazılarıysa çoktan geçtiğimiz yollarda, bıraktığımız o ince ipin ucunda bizi beklemektedir.