Kral Midas'ın hikâyesini bilirsiniz. Dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini istemişti. Dileği kabul edildiğinde önce büyük bir sevinç yaşadı. Ağaçlar, çiçekler, sarayındaki eşyalar... Her şey altın oluyordu. Ancak çok geçmeden bu büyük zenginlik bir felakete dönüştü. Yiyecekleri, suyu, hatta sevdiği kızına sarıldığında onu bile altına çevirdi. Her şeyi değerli kılmak isterken hayatın kendisini kaybetme tehlikesiyle karşılaştı.

Bazen düşünüyorum da biz de Midas'tan pek farklı değiliz. Elimizi attığımız her şeyi altına çevirmiyoruz belki ama her şeyin değerini sonunda elde ettiğimiz sonuçla ölçüyoruz.

Bir hobi ediniyoruz, bir beceri kazandırmalı. Tatile çıkıyoruz, güzel fotoğraflarımız olmalı. Spor yapıyoruz, mutlaka sonuç vermeli. Kitap okuyoruz, bize bir şey katmalı. Dinlenirken bile kendimizi geliştirecek bir şeyler yapmanın peşindeyiz.

Sanki bir şeyin kıymetli olması için sonunda elimizde bir kazanç bulunması gerekiyormuş gibi.

Üstelik hayatımızı da küçük bir performans sahnesine çevirdik. Güzel bir kahve içeceğiz, önce fotoğrafını çekiyoruz. Bir yere gideceğiz, orada nasıl görüneceğimizi düşünüyoruz. Biraz eğleneceğiz ama önce uygun ortamı, doğru kıyafeti ve güzel bir paylaşımı ayarlamamız gerekiyor.

Bazen insanın aklına şu soru geliyor: Biz gerçekten eğleniyor muyuz, yoksa eğleniyor gibi görünmek için mi bu kadar çaba harcıyoruz?

Bir de zihnimizin bitmeyen mesaisi var. Birisi bir söz söylüyor, eve gidince yeniden değerlendiriyoruz. Acaba neden öyle söyledi? Ben neden böyle cevap verdim? Şunu söyleseydim ne olurdu? Bir kahve içmeye oturuyoruz, zihnimizde üç ayrı senaryo ve bir sonuç raporu hazırlanıyor.

İnsan bazen kendi hayatının hem oyuncusu hem yönetmeni hem de en acımasız eleştirmeni oluyor.

Oysa çocukken bir sopayı at yapıp saatlerce oynardık. Bir karton kutu bizim için saray, bir battaniye uçsuz bucaksız bir deniz olurdu. Kimse bize bunun ne işe yaradığını sormazdı. Çünkü oyun oynamak başlı başına yeterliydi.

Şimdi büyüdük. Her şeyin bir amacı, bir karşılığı, bir sonucu olmalı. Biraz dans etmek istesek önce ritim duygumuzu sorguluyoruz. Sanki hayatın tadını çıkarmak için bile yeterlilik belgesi almamız gerekiyor.

Oysa bazen sadece yol güzeldir. Bir yere varmak için değil, yolda olmak için çıkılır yola. Bir şarkıyı güzel söylemek için değil, söylerken eğlenmek için söylersin. Bir resim yaparsın, duvara asmak için değil, renklerle uğraşmak hoşuna gittiği için.

Her şeyin bir başarı hikâyesine dönüşmesi gerekmiyor. Bazı şeyler yalnızca yaşandığı için değerlidir.

Belki biraz daha plansız olmalı, bazen yanlış notayla şarkı söylemeli, yağmurda saçımızın bozulmasını umursamamalı, sebepsiz yere gülmeliyiz. Her davranışın altından bir anlam çıkarmaya, her anı bir kazanca dönüştürmeye çalışmamalıyız.

Kral Midas'ın dokunduğu her şey altına dönüşüyordu. Biz de hayatın her anını bir sonuca dönüştürmeye çalışırken arada asıl kıymetli olanı kaçırıyor olabiliriz.

Bırakalım bazı şeyler de öylece kalsın. Bir kahve yalnızca kahve olsun, bir yolculuk yalnızca yolculuk, bir kahkaha da hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan yükselsin.

Çünkü hayat, yalnızca vardığımız yerden ibaret değil. Bazen yolun kendisi, bazen de hiçbir yere varmadan yaşadığımız o güzel an, bütün sonuçlardan daha değerlidir.

Her şeyi altına çevirmeye çalışmayalım. Bazı güzellikler dokunulmadan, ölçülmeden ve hesaplanmadan da güzeldir.