Çocukken oyun oynardık.

Oyunun kuralları vardı. Kim ne zaman oynayacak, ne yapılacak, ne yapılmayacak… Herkes bilirdi.

Ama bazen oyun istediği gibi gitmeyen biri, kuralları değiştirmeye başlardı.

Önce itiraz ederdik.

“Öyle olmaz.”

Sonra biraz daha ısrarla:

“Mızıkçılık yapma.”

Ama devam ederse çocuk aklımızla bulduğumuz en kesin çözüm gelirdi:

“Ben oynamıyorum.”

O zaman bunun yalnızca çocukça bir küslük olduğunu sanırdık.

Oysa büyüdükçe bazı cümlelerin hayatın başka yerlerinde de karşılığı olduğunu anlıyoruz.

Çünkü yetişkinlerin dünyasında da oyunlar var.

Sadece isimleri değişiyor.

Bazen rekabet oluyor adı.

Bazen karşılaştırma.

Bazen üstünlük mücadelesi.

Bazen de insanın kendisini hiç istemediği bir hikâyenin içinde bulmasına neden olan görünmez oyunlar…

Hayatın içinde bazı karşılaşmalar vardır; ne kadar anlamaya, açıklamaya ve çözmeye çalışırsanız çalışın, aynı yere dönüp durursunuz.

Bir söz başka bir sözü çağırır.

Bir hamle başka bir hamleyi.

Bir açıklama yeni bir açıklamayı doğurur.

Ve fark etmeden kendinizi, size ait olup olmadığını bile bilmediğiniz bir oyunun içinde bulursunuz.

Belki de tam burada durup sormak gerekir:

Bu gerçekten benim hikâyem mi?

Çünkü her yaşanan şey bize ait değildir.

Her çatışma bizim çatışmamız değildir.

Bazen karşımızdaki insanın kendi iç dünyasında taşıdığı bir mesele, dışarıda başka bir hikâyeye dönüşebilir.

Kendi bakış açısı, kendi ölçüsü, kendi korkusu, kendi mücadelesi…

Bizim üzerimizden görünür hâle gelebilir.

Ama bir şeyin bize yönelmiş olması, onun bize ait olduğu anlamına gelmez.

Bir satranç tahtası düşünelim.

Bir hamle yapılır.

Karşılık verilir.

Yeni bir hamle gelir.

Sonra bir yenisi…

Oyun böyle sürer.

Fakat oyunun devam edebilmesi için iki tarafın da hamle yapması gerekir.

Bazen hayatın en sessiz bilgeliği burada saklıdır:

Her hamleye karşılık vermek zorunda değiliz.

Her sözü açıklamak zorunda değiliz.

Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda değiliz.

Herkesin bizi anlamasını sağlamak gibi bir görevimiz yok.

Çünkü insan kendini bildiğinde, kendisini sürekli başkasına anlatma ihtiyacı azalır.

Kendi değerini bilen insan, değerini başkasının bakışında aramaz.

Kendi onayını başkasının verdiği tepkilere teslim etmez.

Ve en önemlisi, kendi huzurunu başkasının oyun tahtasına bırakmaz.

Çizgi nettir.

Bu çizgi başkalarını dışarıda bırakmak için değil, insanın kendisini içeride tutabilmesi içindir.

Kendi merkezinde.

Kendi hakikatinde.

Kendi sessizliğinde…

Bazen kaya gibi durmak gerekir.

Sertleşmeden.

Kırmadan.

Kendini büyütmeden.

Kendini küçültmeden.

Sadece yerinden oynamadan.

Çünkü herkes kendi hikâyesini taşıyor.

Kimi kendi yarasıyla konuşuyor.

Kimi kendi eksikliğiyle yarışıyor.

Kimi kendine bir rakip arıyor.

Kimi de farkında olmadan başkasını kendi içindeki oyunun bir parçası hâline getiriyor.

Bunların hiçbirini çözmek bizim görevimiz olmayabilir.

Bazen insanın kendine verebileceği en büyük saygı, başkasının içsel çatışmasını kendi değerinin ölçüsü hâline getirmemektir.

Bazı mücadeleler kazanılmak için değildir.

Bazı yarışlara hiç girilmez.

Bazı oyunlar ise daha ilk hamlede bırakılır.

Çünkü insan her oyunda kendini kanıtlamak zorunda değildir.

Bazen en güçlü tavır, daha güçlü bir hamle yapmak değil, hamle yapmamaktır.

Bazen cevap vermemek, söyleyecek sözün olmadığı için değil; söylenecek daha fazla sözün hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bildiğin içindir.

Ve bazen insan, hayatındaki en önemli kararlardan birini sessizce verir:

Ben oynamıyorum.

Bu bir küslük değildir.

Bir yenilgi değildir.

Kaçış hiç değildir.

Bu, insanın kendi değerini bilmesidir.

Kendi huzurunu korumasıdır.

Kendi sınırına sahip çıkmasıdır.

Kendi merkezinden başkasının oyununa bakıp, orada kendine bir rol aramamasıdır.

Belki büyümek biraz da budur.

Çocukken “Mızıkçılık yapma” derdik.

Büyüyünce ise şunu öğreniyoruz:

Herkes kendi oyununu oynayabilir.

Ama biz her oyuna katılmak zorunda değiliz.

Bazı mücadeleler bize ait değildir.

Bazı yarışlar bizim yarışımız değildir.

Ve bazı oyunlarda kazanmanın tek yolu, hiç oynamamaktır.