Zor zamanlardan geçiyoruz.

Bu zor zamanlarda AK Parti iktidarı ne yapıyor, doğrusu bilmiyorum.

Haberleri didik didik ediyorum. Satır aralarını, satır dışlarını, hatta hiç yazılmamış satırları. Yine de bir türlü anlayamıyorum. Sanki AK Parti, bizlerin olmadığı bir memleketi yönetiyor.

Yok yok, tövbe! Son günlerde bir emeklilik meselesi dolaşıyor ortalıkta. Bir şeyler yapılacakmış. Yapılabilirmiş. Yapılması düşünülüyormuş. Cümleler hep gelecek zamanda... Emekli dün açtı, bugün de aç anlayacağınız. Ama düzenleme olabilirmiş... Endişeye mahal yok!

Ne tuhaf!

Aynı coğrafyanın iki ayrı memleketiyiz.

Coğrafya kederdir pardon pardon kader…

Biri alabildiğine ayaz. Öteki bulutların üstünde, fon manzaralı...

Bizim memlekette kira, borç, işsizlik, pazar filesi ve ay sonu var.

Diğerinde toplantılar, temenniler, müjdeler, bir de hesabı sorulacaklar listesi.

Hesap yine bize çıkar ya! Neyse...

Bizim diyarda yaşamak dediğin hesap kitap işi. Ucu ucuna yetişirse ne ala. Ötekinde insan hesaba dahil edilmemiş ama hesabın kilitlendiği yine insan olacak inanın bana.

Birinde hayat hesapla geçiyor. Ötekinde hayatın hesabı verilmiyor.

*****

Haliyle gözümüz muhalefete dönüyor.

Şu bulutlar cumhuriyetinden birilerini aşağıya, bizim sokağa davet etsin istiyoruz. İktidarın eline gerçeğin adresini versin.

Biraz çaba harcayıp başka bir söz söylesin.

Başka bir yol göstersin.

İşin kolayı bütün kabahatleri AK Parti'nin hanesine yazmak. Hatta o hanede yer kalmadığı bile söylenebilir.

Ne yazık ki; kabahatleri saymak, çekilen eziyeti azaltmıyor.

Bir çözümün yoksa eleştiri bile bir noktadan sonra eziyete dönüşüyor.

AK Parti kötü yönetiyor!

Peki, sonra?

AK Parti daha kötü yönetiyor!

Peki, daha sonra?

Bu nakaratın kaçıncı tekrarındayız, bilmiyorum.

Biz sıradan insanlar, biletini almadığımız bir konserin zorunlu dinleyicileriyiz artık.

Üstelik muhalefetin kendi dilinde de bir dil birliği yok. Hatta bazen dil var, birlik yok.

Bir yanda AK Parti'nin fonzadeleri anlatılıyor. Öte yanda Sarıgül hanedanlığının miras işleriyle karşılaşıyoruz.

Fonun zadesi, siyasetin hanedanı…

Birinin ayrıcalığına itiraz edip ötekinin ayrıcalığını olağan saymamız bekleniyor zannediyorum.

Bizden istenen şey bir çeşit seçici ahlak…

Ahlakın seçicisi olur mu? Olursa adı ahlak olur mu?

*****

Tam da böyle bir zamanda Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, işçi çıkarmaktan söz ediyor. İşçi çıkarılacakmış.

Kim?

Belli değil.

Kaç kişi?

Belli değil.

Niçin?

Kanuni zorunluluk.

İşte mevzuat falan filan…

Bir insan, kanuni zorunluluk nedeniyle ekmeğinden ayrılabilir.

Ne kadar düzgün bir cümle!

Ne kadar kusursuz bir bürokrasi!

İçinde ne işsizliğin korkusu var ne mutfağın hesabı, ne okul masrafı...

Yalnızca zorunluluk.

Kanuni.

Maddeli.

Fıkralı.

Ve nihayet işsiz…

Bir zamanlar işçi hakkı konuşulurdu.

Şimdi ekmek hakkı.

İşçinin çalışma koşullarından, işten atılmama telaşına evrilmiş herkes.

Hak dediğin böyle yok edilir.

İlkin ücretin yetmez.

Sonra ücretin gecikir.

Sonra ücretin tartışılır.

En sonunda ücret alabileceğin bir işinin olup olmayacağı…

Biliyorum sadece ekmek değil, insan da eksilmektedir.

Peki, sendikalar?

Onlar nerede?

Ataç'ın işçi çıkarılacağına ilişkin sözleri karşısında sendikalardan güçlü bir itiraz duymadık.

Belki kapalı kapılar ardında görüşülüyordur.

Belki yazışmalar yapılıyordur.

Ama işçinin duyabileceği bir ses?

Hak getire.

Hani dayanışma?

Hani emeğin güvencesi?

Hani işçinin yalnız bırakılmayacağı o büyük cümleler?

İşçinin sesi kesilince sendikanın sessizliği daha da gür çıkıyor maşallah.

İnsan, gece yatağına yattığında da işsiz kalmaktan korkabilir.

Sabah çocuğunu okula gönderirken de.

Akşam sofraya otururken de.

İşsizlik, henüz gerçekleşmeden insanın hayatına yerleşebilir.

Gerçi bütün bunlar kanuni zorunluluktan...

Öyle deniyor en azından.

Öyle ya, kanun var, bütçe var, personel gideri var, belediye mevzuatı var.

Peki ya insan?

Bir belediye bütçesinde personel gideri olarak yazılan şey, başka bir evde geçim demek oysaki.

Bir tabloda azaltılması gereken maliyet, bir evin temel direği olabiliyor ne yazık ki.

Üstelik bugünlerde, bu zor zamanlarda.

Yine de biz soralım.

Bu zorunluluk nasıl doğdu?

Hangi kararların sonunda ortaya çıktı?

Başka hangi harcamalardan vazgeçildi?

İşçinin ekmeğine sıra gelmeden önce hangi kapılar çalındı?

Hangi kapılar kapatıldı?

Kanuni olmak, her zaman vicdani olmak anlamına gelmiyor.

Mevzuata uygunluk ile toplumsal sorumluluk aynı şey değil.

Üstelik memleketin dört bir yanında işten çıkarmalar, fabrika kapanmaları, geçim sıkıntısı konuşulurken...

Bir işçinin işten çıkarılması, belediyenin kayıtlarında bir eksilme olabilir.

Bir personel.

Bir maaş.

Bir gider kalemi.

Peki ya o işçinin evine nasıl yazılır bu eksilme?

Bir kira.

Bir fatura...

Bazen mevzuata sığınılarak anlatılan şey, bir hayat için felakete dönüşebiliyor.

Ve bizden bütün bunları anlayışla karşılamamız isteniyor.

Kanun böyleymiş.

Mevzuat gereğiymiş.

Zorunlulukmuş.

Dikkat! Belediye mevzuatı gereği ekmeğinize el konabilir.

İtiraz için ilgili makama başvurunuz.

İlgili makam ne hükümet, ne muhalefet, ne belediye, ne sendika...

Bir zahmet başka kapıya!