Şehirlerin de vicdanı vardır.

O vicdan bazen dolup taşan tribünlerde, bazen bir çocuğun ilk kez giydiği forma heyecanında, bazen de sessiz sedasız kapanan bir kulübün karanlık soyunma odasında kendini gösterir. Eskişehir bugün tam da böyle bir vicdan sınavından geçiyor.

Yazın kavurucu sıcaklığı yalnızca şehrin insanlarını değil; bir kentin spor hafızasını, umutlarını ve geleceğini de kavurmaya başladı.

Bir tarafta yeni sezonun hazırlıklarına başlayan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan Eskişehirspor...

Diğer tarafta ise sponsor bulamadığı için kapısına kilit vuran, liglerden çekilen, sessizce kaybolan amatör kulüpler...

Aslında aynı şehrin iki farklı fotoğrafı...

Ve ne yazık ki ikisi de aynı gerçeği anlatıyor.

Sahada Akıl Var, Masada Aynı Ezber

Eskişehirspor cephesine baktığımızda uzun yıllardır özlemi çekilen planlı bir anlayışın izleri görülüyor.

Hakan Şapçı’nın oyun felsefesine uygun transferler yapılıyor. Rastgele isimler değil; sisteme hizmet edecek futbolcular tercih ediliyor. Kadro mühendisliği denilen kavram gerçekten hissediliyor. Eksikler günü kurtarmak için değil, geleceği inşa etmek adına tamamlanıyor.

Futbolda başarı, sadece iyi oyuncu toplamak değildir.

Başarı; doğru karakterleri, doğru sistemin içine yerleştirebilmektir.

Bugün görünen tablo da tam olarak budur.

Ancak...

Teknik Direktör Hakan Şapçı’nın kafasında ki oyun felsefesinin sahada vücut bulması gerekiyor. Yoksa bu şehir sabretmeyi de bilmez, skor tabelasının gerçekliğinden başkasını da umursamaz…

Bunun yanında saha içinde kurulan bu düzenin, saha dışında hala istenilen ilgiyi görmemesi, bu kentin en büyük çelişkisidir.

Kombine ve forma satışları konusu gibi…

Çünkü Eskişehir’de yıllardır değişmeyen tek şey, Eskişehirspor’a ilgi duyanların kombine ve forma satışı söz konusu olduğunda ilgileri seçicidir.

Fotoğraf Karelerinde Destek, Gerçek Hayatta Sessizlik

Bu şehirde spor konuşulurken herkes aynı cümleyi kuruyor:

“Eskişehir spor şehridir.”

Peki gerçekten öyle mi?

Spor şehri olmak; yalnızca Eskişehirspor’un başarılı günlerinde protokol tribününde görünmek değildir.

Spor şehri olmak; bir voleybol takımının elektrik faturasını, bir basketbol kulübünün deplasman giderini, bir atletin ayakkabısını, bir hentbol takımının salon sorununu da dert edinebilmektir.

Ne yazık ki yıllardır yapılan desteklerin büyük bölümü geleceğe yapılan yatırım değil, objektiflere verilen pozlardan ibaret kaldı.

Kameralar kapanınca destek de bitti.

Mikrofonlar sustuğunda ilgi de sustu.

Geride ise yalnız bırakılmış kulüpler kaldı.

“Türkiye Duydu, Eskişehir Duymadı”

Geçtiğimiz hafta yaşanan olay aslında yıllardır biriken ihmalin özetiydi.

Eskişehir 26 Basketbol...

Salon kültürünü yeniden canlandıran...

Tribünleri basketbolla buluşturan...

Gençlere umut olan bir kulüp...

Şehirden beklediği desteği göremediği için ligden çekildi.

Ardında yalnızca şu cümleyi bırakarak:

“Türkiye duydu ama Eskişehir duymadı.”

Bazen tek bir cümle, yüz sayfalık rapordan daha ağırdır.

İşte bu söz de öyleydi.

Çünkü mesele yalnızca bir basketbol takımının çekilmesi değildir.

Asıl mesele, bu şehrin spor geleceğinden bir parçanın daha kopup gitmesidir.

Dün hentbolda gitti.

Sonra voleybol...

Ardından basketbol...

Bugün başka branşlarda ki kulüplerde aynı uçurumun kenarında bekliyor.

Ve en acısı...

Eskişehir kaybettiklerini artık geri kazanamıyor.

Çünkü spor tesisle değil yalnızca...

İnsanla yaşar.

İnsan ise değer gördüğü yerde kalır.

Bugün bu şehirde yetişen nice sporcu ve antrenör, hak ettiği değeri başka şehirlerde buluyor.

Başarılarını başka armalar altında kutluyor.

Aslında giden sadece insanlar değil...

Eskişehir’in emeği, itibarı ve geleceği de onlarla birlikte gidiyor.

Vizyonu Transfer Listesinden İbaret Sananlara...

Ne yazık ki sporu hala yalnızca transfer manşetlerinden ibaret gören bir anlayış var.

Kulüp yönetmeyi birkaç futbolcu getirmek...

Gazeteciliği ise yalnızca transfer haberi yazmak sanıyorlar.

Oysa kulüpler transferle değil;

Kültürle,

Altyapıyla,

Kurumsal akılla,

Sürdürülebilir finansla,

Doğru yönetim anlayışıyla ayakta kalır.

Gazetecilik; ne sürekli alkış tutmaktır ne de sürekli yıkmaya çalışmaktır.

Gazetecilik; yanlışın karşısında durabilmek, doğrunun ise hakkını teslim edebilmektir.

Bugün yazılarımızı “boş söylem” diye küçümsemeye çalışanların geçmişine bakıldığında ise geriye dönüp sorulması gereken tek soru şudur:

Kendi döneminizde bu kulübe ne bıraktınız?

Çünkü tarih, konuşanları değil; eser bırakanları hatırlar.

Koltuklar gelip geçicidir.

Ama vizyon ya vardır ya da yoktur.

Bir Şehir Adamı Sessizce Gitti

Tam da sporun böylesine yalnız bırakıldığı günlerde...

Bu şehir gerçek bir emekçiyi daha kaybetti.

Ayhan Taşçı...

Onu yalnızca teknik adam ve sportif direktör olarak tanımlamak eksik olur.

O, sporun içinde yetişmiş...

Sivil toplumun içinde mücadele etmiş...

Siyasetin içinde dahi yer edinmiş...

Gerçek bir cemiyet insanıydı.

Kendisini yakından tanıma ve birlikte çalışma fırsatı bulmuş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki;

Ayhan Hocam bulunduğu her ortamda makamını değil, sorumluluğunu büyüten insanlardan biriydi.

İnsan bazen cenazesinde değil...

Arkasından yürüyen insanların sessizliğinde anlatılır.

Ayhan Taşçı Hocamın vedasında bunu gördük.

Camide büyük bir kalabalık vardı.

Ama asıl anlamlı tablo mezarlıktaydı.

Normalde defin sırasında genelde kalabalıklar dağılır.

Bu kez tam tersi oldu.

İnsanlar son toprak atılana kadar onun yanındaydı.

Çünkü hayatı boyunca kimseyi yarı yolda bırakmayan insanlar, son yolculuklarında da yalnız kalmazlar.

Bir insanın gerçek itibarı, kartvizitinde değil; omuzlayan insanların gözyaşında saklıdır.

Ayhan Taşçı, işte böyle bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı.

Son Söz…

Eskişehirspor bugün yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor.

Fakat bir şehrin yalnızca futbol takımı ayağa kalkarsa, spor ayağa kalkmış sayılmaz.

Basketbolu düşen...

Voleybolu her yıl kan kaybeden...

Hentbolu unutulan...

Atletizmi yalnız bırakılan...

Gençliği başka şehirlere göç eden bir kentin, “spor şehriyiz” demesi sadece romantik bir hatıradan ibaret kalır.

Artık şu gerçeği görmek zorundayız:

Spora yapılan harcama gider değildir; geleceğe yazılmış en kıymetli yatırımdır.

Bir şehir, sporcularını kaybetmeye başladığında aslında yalnızca maç kaybetmez.

Kimliğini kaybeder.

Aidiyetini kaybeder.

Geleceğini kaybeder.

Ve en acısı...

Kaybedilen her değerin ardından aynı cümleyi kurar:

“Keşke sahip çıksaydık.”

Oysa bazı pişmanlıkların telafisi yoktur.

Çünkü bazı vedalar geri dönmez.

Bazı kulüpler yeniden kurulmaz.

Bazı insanlar bir daha yetişmez.

Şimdi karar verme sırası bu kentin yön verenlerinde.

Gerçekten sporun yanında mı duracaksınız?

Yoksa bu siyasi buhranın için de vicdanınızı başka şekilde rahatlatmaya devam mı edeceksiniz?

Unutulmamalıdır ki;

Bir şehri yıkan ekonomik krizler değildir...

Kendi değerlerine zamanında sahip çıkmayan sessizliktir.