Bir zamanlar sosyal medya, günün yorgunluğunu attığımız, dostlarımızın hayatına küçük pencerelerden baktığımız, gülümsediğimiz bir mola yeriydi. Bugün ise çoğumuz için tam tersine dönüştü. Dinlenmek için girdiğimiz platformlardan, daha da yorulmuş bir zihinle çıkıyoruz.
Sabah gözümüzü açar açmaz telefon ekranına uzanıyoruz. Gün boyunca onlarca bildirim, yüzlerce paylaşım, bitmek bilmeyen videolar, haberler, reklamlar ve tavsiyeler arasında savruluyoruz. Daha kahvemizi bitirmeden zihnimiz adeta bilgi bombardımanına tutuluyor. Oysa insan beyni, bu kadar yoğun bir bilgi akışına göre tasarlanmadı.
Artık sadece bedenlerimiz değil, zihinlerimiz de yoruluyor. Sürekli yeni içerikler tüketiyor, bir başkasının hayatını izliyor, farkında olmadan kendimizi kıyaslıyor ve hiçbir şeyi gerçekten sindiremeden bir sonrakine geçiyoruz. Bilgi arttıkça huzurun da artacağını düşündük belki. Ne yazık ki tam tersi oldu. Bilgi çoğaldı, sessizlik azaldı.
Sosyal medya platformları artık kaçıp nefes aldığımız yerler değil; tam aksine, kaçmak istediğimiz şehirlere dönüştü. Gürültünün hiç dinmediği, herkesin aynı anda konuştuğu, görünür olmak için yarıştığı kalabalık dijital metropoller… Bu kalabalıkta en çok kaybettiğimiz şey ise kendimizi dinleyebilme becerimiz oldu.
Belki de artık ihtiyacımız olan yeni bir uygulama değil; telefonu sessize almak. Yeni bir içerik değil; birkaç dakikalık sessizlik. Çünkü bazen zihnin en büyük ihtiyacı, daha fazla bilgi değil, biraz boşluk.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı, buna şüphe yok. Ancak kolaylaşan hayatın içinde zorlaşan bir şey var: Dikkatimizi koruyabilmek. Sürekli ekrana bakan gözlerimiz kadar, hiç durmadan çalışan zihnimiz de dinlenmek istiyor biraz. Her gün dünyayı avuçlarımızın içindeki ekranlardan takip ediyoruz. Ama aynı ekranlar yüzünden yanı başımızdaki hayatı kaçırıyoruz. Gün batımını, sevdiklerimizin sesini, çocuklarımızın gülüşünü, kendi iç sesimizi…
Belki de dijital çağın en büyük lüksü, çevrimdışı kalabilmektir. Ve belki de gerçek özgürlük, her bildirime cevap vermek değil; bazen hiçbirine bakmamayı seçebilmektir. Çünkü insanı tüketen şey ekranın ışığı değil; o ışığın altında kendini yavaş yavaş kaybetmesidir.