Bir şehrin binaları, mekanları o şehrin aynı zamanda kimliğidir. Mesele sadece büyük büyük binalar yapmak değildir. Yüzyıllar öncesinde inşa edilen yapıları hikayeleriyle beraber korumak, bugünlere aktarabilmek şehirciliğin en temel unsurlarından biridir bana göre.
Çocukluğu İzmir’de özellikle Kemeraltı’nda geçmiş biri olarak gözlerim tarihi yapılara, farklı kültürlere, camilere, kiliselere, sinagoglara, cumbalı evlere, hanlara, şadırvanlara alışkın olduğundan mıdır bilmiyorum Eskişehir’de yürürken acaba eski yapılara, binalara, farklı ibadethanelere ne oldu diye hep düşünmüşümdür.
Ondandır son günlerde Eskişehir’i farklı bir gözle adımlıyorum. Tarihiyle, hikayeleriyle anlamaya ve dinlemeye çalışıyorum. Geçenlerde Eskişehir Şeker Fabrikası’nı sonra da Hamamyolu-Taşbaşı bölgesinde bulunan Mısır Çarşısı’nı dilim döndüğünce kısaca anlatmaya çalıştım.
Ama ne yazık ki Eskişehir’in sokaklarında gezerken geçmiş ile gelecek arasındaki köprünün birer birer yerinden oynatıldığına, şehrin hafızasının sessizce silindiğine tanıklık ediyoruz. Örneğin Taşbaşı Çarşısı. Evet belki Taşbaşı Kentsel Sit Alanı ilan edilmiş ama biz o çarşının ruhunu ve kimliğini ne kadar koruyabilmişizdir sizce? Ya da ne kadar koruyabiliyoruz? O bölgede gezerken kafanızı kaldırıp baktığınızda gördüğünüz eski yapıların bakımsızlığı size ne hissettiriyor?
Ne zaman Taşbaşı’ndan geçsem, o tarihi cephelerin bilinçsizce asılan devasa tabelaların altında boğulduğunu, o asırlık pencerelerin plastik doğramalarla kapatıldığını gördükçe içim acıyor. Ne kadar denetleniyor bilmiyorum ama zar zor ayakta duran o yapılar daha ne kadar dayanır bilinmez.
Bu noktada kafamızı biraz İzmir Kemeraltı Çarşısı’na çevirmemiz lazım belki de. Taşbaşı, Kemeraltı’na göre çok daha küçük bir alan. Yani koruması, restore edilmesi görece daha kolay bir bölge. İzmir’in kurumları Kemeraltı’nı kaderine terk etmek yerine, UNESCO Geçici Listesi’nde yer almasını sağlayarak aslına uygun restorasyonlarla ayağa kaldırdı, alt yapısını yeniledi. Hatta Kemeraltı’nı yaşatmak adına dernekler ve vakıflar kuruldu. İzmir’in başardığını biz Eskişehir’de neden başarmayalım? Taşbaşı’ndaki, Hamamyolu’ndaki çarşıları, hanları kuralsızlıktan kurtarıp neden ortaya çıkarıp yaşatmayalım?
Şehrimizi neden koca koca gri betonlara, plazalara teslim edelim ki? Tarihi binalarımızı korumak yerine, onları yıkıp yerlerine estetikten yoksun, kimliksiz yapılar dikmek gelişmek mi oluyor? Örneğin son yıllarda Tepebaşı’nda bir özel hastanenin çevresinde ortaya çıkan o çirkin yapılar ve daracık sokaklar, şehri boğmaktan başka bir işe yaramayacak. Bunu birkaç yıl içinde yaşayarak göreceğiz maalesef.
Tepebaşı bölgesindeki bu kontrolsüz inşaat alanları bir yanda dursun, asıl bizi üzen eskiyi, hafızayı koruyamayışımız... Oysa bir şehri güzel kılan sadece üzerindeki modern yapılar değil, yaşanmışlığın yüzündeki o asil çizgiler değil midir? Biz kendi ellerimizle şehrimizin yüzündeki o çizgileri siliyor, onun ruhunu yok ediyor gibiyiz.
Özetle, eski binaları yıkıp yerine ruhsuz, kimliksiz apartmanlar dikmek ya da tarihi cepheleri plastik doğramalarla kapatmak bir şehre yapılan en büyük kötülük. Eğer Taşbaşı Çarşısı’ndaki o eski dükkanların özgün mimarisini korumaz, Hamamyolu’nun tarihi kimliğini ranta ve estetik yoksunluğuna kurban edersek, ki bir miktar kurban edilmiş durumda, geleceğe bırakacağımız tek şey hafızasını kaybetmiş bir beton yığını olabilir.
Yetkililere, bu şehirde yaşayan herkese çağrı olsun: Yahya Kemal’in "Ne harâbîyim ne harabatiyim, kökü mazide olan bir âtîyim" dizelerindeki gibi, geçmişin harabesi içinde kaybolmayalım ama geçmişi yıkarak da geleceği bulamayacağımızı bilelim. Bizden öncekilerin bu şehre koyduğu her bir tuğlaya, şehrin hafızasına ve kimliğine sahip çıkalım.