Edebiyatta yaşlı-genç illüzyonu

Geçtiğimiz günlerde öykü dalında bir edebiyat yarışmasının ön açıklamasında “genç yazarları teşvik etmek”, “genç edebiyatçılar kazanmak” gibi bir şeyler okumuştum. Edebiyat alanında pek çok medyada buna benzer, “genç” üzerinden kurulmuş ifadeler karşımıza çıkıyor. Böyle bir durumda ister istemez insanın aklına –son zamanlarda iddia edildiği gibi ileri kronolojik yaştaki edebiyatçılar aleyhine olmak üzere– “Edebiyatta yaşlı-genç problemi var mı?” diye bir soru düşüyor.

Edebiyat tarihinde “genç deha” ile “olgun bilge yazar” figürleri arasındaki gerilim neredeyse kurucu bir tartışma alanıdır. Bir yanda Rimbaud gibi, yirmili yaşlarında dili sarsan ve ardından suskunluğu seçen bir edebî patlama; diğer yanda Goethe gibi, Faust’u neredeyse bir ömür boyunca yazan, metni zamanın kendisiyle yoğuran bir sabır estetiği bulunur. Bu karşıtlık, edebiyatta kronolojik yaşın bir üstünlük olup olmadığı sorusunu gündeme getirir. Kronolojik yaş, tek başına bir meziyet değildir; fakat edebî üretimde belirli imkânlar ve sınırlılıklar yaratır. Bu nedenle yaş, üstünlükten çok bir yoğunlaşma ve derinleşme potansiyeli olarak ele alınmalıdır.

İleri yaş, edebiyatta otomatik bir nitelik artışı sağlamaz; ancak anlamın işlenmesi bakımından önemli avantajlar üretir. Genç edebiyatçı çoğunlukla yaşar; ileri yaştaki edebiyatçı ise yaşadığını dönüştürür. Gençlikte deneyimler daha doğrudandır: aşk, öfke, coşku, isyan ve hayal kırıklıkları çoğu zaman filtresizdir. Olgunlukta ise bu deneyimler belleğin süzgecinden geçer; pişmanlık, ironi, kabulleniş ve çelişkiyle yeniden biçimlenir. Bu noktada belirleyici olan, yaşanan olayların niceliği değil, o olaylara zaman içinde defalarca ve farklı açılardan bakabilme yetisidir. Bellek, ileri yaşta bir arşiv olmaktan çıkar; anlamın yeniden üretildiği bir yorum alanına dönüşür.

Bu fark, anlatının niteliğinde de kendini gösterir.

Genç bir yazar acıyı anlatır; ileri yaştaki bir yazar, acının insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatır. Genç edebiyatçı çoğu zaman söylemek istediklerini taşkın bir dille ifade eder; dil bir boşalma alanı gibidir. Olgun edebiyatçı ise neyin söylenmemesi gerektiğini öğrenmiştir. Suskunluğun, eksiltmenin ve ima etmenin estetiği burada devreye girer. Sözcükler artık gösteriş için değil, anlam taşımak için vardır. Bu nedenle geç dönem metinleri sıklıkla daha sade, daha yoğun ve daha ağırdır.

Bu durumu pek çok büyük yazarın geç dönem eserlerinde görmek mümkündür. Hemingway’in dili giderek sadeleşir, Borges’in anlatısı kristalize olur, Tanpınar’ın sesi daha sessiz ama daha derin bir yankı kazanır. Genç edebiyatçı genellikle tanınmak, duyulmak ve “şimdi”ye ait olmak ister. İleri yaştaki edebiyatçı ise metnin kendi zamanını beklemesine izin verir; yazıyı piyasanın hızına değil, iç ritmine teslim eder. Bu tutum, özellikle ölüm, zaman, anlam ve boşluk gibi temalarda belirgin bir derinlik yaratır. Aynı zamanda biçimsel risk alma cesaretini de artırır; çünkü okur kaybetme korkusu azalır.

Genç yazarların metinlerinde sıklıkla keskinlik, ideolojik netlik ve “haklı olma” arzusu öne çıkar. Olgun edebiyatçı ise haklı olmaktan çok anlamaya yönelir. İnsan davranışlarının tutarsızlığını, çelişkisini ve belirsizliğini kabullenir. Bu nedenle genç edebiyatta tezler, olgun edebiyatta ise sorular baskındır. Büyük edebiyat, çoğu zaman cevaplar vermekten çok, okuru rahatsız eden ve düşünmeye zorlayan sorular üretir.

Benlik algısı da yaşla birlikte dönüşür. Genç yazar kendi sesini mutlak sanma eğilimindedir; anlatının merkezine “Ben”i koyar. İleri yaştaki yazar ise kendi sesinin tarihsel, kültürel ve sınıfsal bir bağlam içinde oluştuğunu bilir. Bu, narsisizmin tamamen ortadan kalkması değil; kendini aşan bir benlik bilincinin doğmasıdır. “Ben” küçülür, insan büyür.

İleri yaşın belki de en sessiz ama en güçlü avantajı, ölüm bilincinin soyut bir fikir olmaktan çıkıp yaşamsal bir eşlikçiye dönüşmesidir. Bu farkındalık, zaman temasını derinleştirir ve metne varoluşsal bir ağırlık kazandırır. Bu nedenle geç dönem eserleri çoğu zaman daha az olaylı, daha çok oluş hâline odaklıdır.

Sonuç olarak, genç edebiyat ateş gibidir: parlak, ani ve sarsıcı… Olgun edebiyat ise köz gibidir: yavaş yanar, uzun süre ısıtır. Kalıcı ve büyük edebiyat ise çoğu durumda bu iki hâlin aynı bedende, farklı zamanlarda yaşanmış olmasından doğar. Kronolojik yaş, edebiyatı “daha iyi” kılmaz; fakat onu daha yoğun, daha çözülmüş ve daha derin hâle getirebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gürcan Banger Arşivi