“O balıklar ki derya içredir, deryayı bilmezler” demiş ya şair… Zannediyorum biz de bazen Eskişehir'in farkında olmuyoruz. Daha doğrusu, farkındaysak bile önemsemiyoruz. Her gün aynı sokaktan geçmenin, aynı kaldırıma basmanın, aynı mahalleye çıkmanın verdiği aşinalık, bir müddet sonra şehri görmenin önüne geçiyor. İnsan, alıştığı şeyi görmemeye de başlıyor.

Niyetim, Eskişehirliye Eskişehir’i övmek değil. Şehir methiyesi yazmak da değil derdim. Fakat bir şehrin iyi taraflarını bilmekle onu övmek aynı şey değil. Neyi koruyacağınızı bilmeniz için önce neye sahip olduğunuzu bilmeniz gerekiyor. Eskişehir’in korunması gereken tarafları üzerine hiç değilse asgari bir fikir birlikteliğine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Çünkü şehirlerin de bir potansiyeli var. Mesele o potansiyele sahip olmakla bitmiyor; onu korumak, geliştirmek, mümkünse biraz daha yukarı taşımak gerekiyor.

Eskişehir yaşanabilir bir şehir. Hatta son bir kaç günde duyduklarıma bakarsam yaşanması gereken bir şehir.

Peki, nereden çıktı şimdi bu düşünce?

Şehir dışından zaman zaman misafirlerimiz gelir. Geçtiğimiz hafta bunu biraz daha yoğun yaşadık. Bizim artık görmeden kıyısından geçip gittiğimiz pek çok şeye dışarıdan gelenlerin verdiği tepki, ilk anda insana biraz tuhaf geliyor. Sonra sohbet ilerledikçe ne demek istediklerini anlıyorsunuz.

Misafirlerin hangi kentlerden geldiğini özellikle belirtmiyorum. En nihayetinde başka şehirleri karalamak için yazılmış bir yazı değil bu. Elin kötüsünü gösterip kendi iyimizi parlatmanın da pek matah bir tarafı yok. Üstelik böyle yapınca insan kendi kusurlarını görme hakkından da feragat etmiş oluyor.

Dikkatimi çeken şuydu: Konukların neredeyse tamamı kendi şehirlerini bir “barınma yeri” olarak tarif ederken Eskişehir’den söz ederken “yaşam alanı” diyordu.

Mesela Eskişehir’in yayalara ne kadar iyi davrandığını anlatıyorlardı. Biz hemen kırık kaldırım taşlarını gösteriyorduk. Onlarsa kendi şehirlerinde kimi yerde yürümeye imkan bulamadıklarını söyleyip bizim gösterdiğimiz kırık taşları neredeyse ayrıntı sayıyorlardı.

Gittiğimiz parklarda, yürüdüğümüz sokaklarda aynı şey tekrarlandı. Onların tarif ettiği Eskişehir, yalnızca iş yerleri, konutlar ve dükkanlardan meydana gelmiş bir şehir değildi. İnsana ciddi anlamda yaşam alanı bırakmış bir şehir.

Sohbetlerin sonunda konu dönüp dolaşıp insana geldi.

Eskişehir’in en fazla neyi korunmalı diye sorsanız, bu birkaç günlük izlenimden sonra vereceğim cevap herhalde “insan kalitesi” olurdu.

“İnsan kalitesi” derken bile tereddüt ediyorum. İnsanı bir mamulün, bir ürünün niteliğinden söz eder gibi tarif etmenin nahoş bir tarafı var. Fakat misafirlerimizin söylediklerini başka türlü özetlemekte zorlanıyorum. Kastettikleri eğitim düzeyinden, gelirden, meslekten ibaret değil sadece. Daha ziyade insanın başka bir insana, kentine, sokak hayvanına nasıl davrandığıyla ilgiliydi.

O halde soru şu; Eskişehir’in önemli özelliklerinden biri, insanlarının birtakım insani değerlere gösterdiği sadakat ise bunu nasıl koruyacağız?

Biliyoruz ki, insan-mekan ilişkisinde genellikle insanın mekana verdiği hasara dikkat kesiliyoruz. Haklı olarak… Parkı nasıl kullandığına, sokağa ne yaptığına, kaldırıma nasıl davrandığına bakıyoruz. Fakat ilişkinin bir de öteki tarafı var. Mekan da insanı şekillendiriyor.

İnsana yürüyebileceği bir kaldırım verirseniz yürüyen insan çoğalıyor. Oturabileceği bir park bırakırsanız o parkın etrafında başka bir şehir hayatı kuruluyor. İnsanların birbirlerini görmelerine imkan veren alanlar bırakırsanız, şehir yalnızca içinden geçilen değil, içinde yaşanan bir yere dönüşüyor.

Belki de misafirlerimizin “barınma yeri” ile “yaşam alanı” arasında kurduğu ayrımın bir tarafında tam olarak bu vardı.

Bir de memleketin hali var tabii.

Sinir harbiyle geçen bir ülke gündeminin içinde yaşıyoruz. İnsanların birbirlerine tahammülünün giderek azaldığı, en küçük anlaşmazlığın kolaylıkla husumete dönüştüğü bir zamanda, anlatılanlardan Eskişehir’de hala belli ölçüde bir sabır ve empati melekesinin varlığını hissettim.

Bunun kendiliğinden ve sonsuza kadar süreceğini düşünmek ise fazla iyimserlik olur.

Şehirde temsil makamında bulunanların, karar verenlerin, şehri yönetenlerin bu konuda ciddi bir hassasiyet göstermesi gerekiyor. Çünkü korunması gereken yalnızca parklar, sokaklar, binalar, koltuklar ya da şahsi itibarlar değil. Asıl korunması gereken şey, bütün bunların arasında yaşayan insanın şehirle ve başka insanlarla kurduğu ilişkinin kendisi. Yani makamlarda oturan, bir grubu, sendikayı, hemşeri derneklerini temsil eden kişilerin üzerine düşen yegane görev; Eskişehirlilerin bu özelliklerini ayakta tutacak fikir ve söylem üretmeleri...

İnanın bana yanılmıyorum. İnsanı yaşat ki şehrin yaşasın...