Trafik meselesini konuşurken bana tuhaf gelen bir alışkanlığımız mevcut; Herkes mağdur ama kimse fail değilmiş gibi konuşuluyor.
Dörtlüleri yakıp sağ şeridi kapatan trafik mağduru. Apartmanının otoparkını dükkana, depoya yahut başka bir kullanıma ayıran trafik mağduru. Beş yüz metre ötedeki fırına arabayla giden trafik mağduru. Kaldırıma park eden de, kaldırımdaki otomobilden şikayet eden de aynı insan olabiliyor.
Trafik, gelip sokaklara yerleşen tabiatüstü bir mahluk gibi ele alınıyor.
Yeni yapılan apartmanlarda yönetmeliği savuşturacak kadar, göstermelik otopark yapıp sonra şehrin trafik sıkışıklığından yakınmak mesela… Burada küçük bir ikiyüzlülük yok mu?
Bir taraftan otomobile yer açmayan binalar yapıyoruz, diğer taraftan o otomobillerin sokakta kendiliğinden buharlaşmasını bekliyoruz.
Buharlaşmıyorlar.
Sokağa çıkıyorlar.
Kaldırıma çıkıyorlar.
Bisiklet yoluna çıkıyorlar.
İkinci sıraya park ediyorlar.
Sonra hep beraber “Bu şehirde trafik çekilmez oldu” diyoruz.
DÖRTLÜLERİN VERDİĞİ İMTİYAZ
Bir de dörtlülerimiz var.
Memleketin gayriresmi trafik mevzuatında dörtlüleri yakınca birtakım haklar kazandığımıza dair kuvvetli bir kanaat var.
İki şeritli yolun bir şeridini kapatabilirsiniz.
“İki dakika” markete girebilirsiniz.
Çocuğu okuldan alabilirsiniz.
Telefonla konuşabilirsiniz.
Birini bekleyebilirsiniz.
Daha mühimi, siz dörtlüleri yakıp yolu daralttığınızda bir başkası gelip karşı tarafa veya hemen yanınıza otomobilini bırakabiliyor
İki şeritli yol artık tek şerit bile değil…
Sonra korna sesleri başlar.
Herkes sinirli.
Herkesin acelesi var. Ancak arabasına dönen zevat ya masum bir şekilde elini kaldırıp özür dileyerek medeniyet timsali oluyor, ya da “ne var kardeşim patladın mı?” diyerek öz güven…
OTOMOBİLE SOFRA KURMAK
Meseleyi yalnız sürücünün kabahatleri üzerinden okumak da kolaycılık olur.
Şehirlerin de kabahatleri var.
Her boş arsayı otoparka çevirmek, her yeni yolun yanına yeni park alanları yapmak, otomobil çoğaldıkça ona daha fazla yer açmak ilk bakışta çözüm gibi görünüyor.
Fakat şehir, otomobil kullanımını sürekli kolaylaştıracak biçimde düzenlendiğinde otomobile olan talebi de besliyor. Bol ve bedelsiz park alanı, otomobili yalnızca barındırmıyor; onu teşvik ediyor.
Başka bir ifadeyle, otomobile sürekli sandalye çekerseniz bir müddet sonra sofranın sahibi otomobil olur. Yolları genişleterek kaldırımları, oto parkları genişleterek başka sosyal alanları otomobillere teslim ediyoruz.
HER KAPIYA OTOMOBİLLE GİTMEK
Bir başka mesele daha var ki yönetmelikle çözülmesi zor.
Alışkanlık…
Üç yüz metre mesafeye otomobille gitmek bir ulaşım ihtiyacı değildir artık; absürt bir hayat tarzıdır.
Evden çıkıp otomobile binmek, dükkanın kapısına kadar gitmek ve mümkünse otomobili tam kapının önüne bırakmak istiyoruz.
Otopark elli metre ilerideyse beğenmiyoruz.
Ücretliyse hiç beğenmiyoruz.
Sonra otomobili kaldırıma bırakıyoruz.
Artık otomobil, ulaşım aracı olmaktan çıkmış; kişinin şehir üzerindeki küçük egemenlik alanına dönüşmüştür.
“Ben geldim, bana yer açın.”
Şehrin buna vereceği cevap basit olmalı;
Şehirde herkes için yer vardır ama herkes istediği yere istediği şeyi bırakamaz.
Çünkü kaldırım otomobilin değil yürüyenin, bisiklet yolu otomobilin değil bisikletlinin, yol da otomobil sahibinin şahsi mülkü değildir zaten.
OTOPARK ÜCRETİ DE OTOMOBİLİN MASRAFIDIR
Bir de otopark ücretinden kaçınmayı neredeyse vatandaşlık hakkı sayan anlayış var.
Benzin parasını kabul ediyoruz.
Vergisini kabul ediyoruz.
Sigortasını, bakımını, lastiğini kabul ediyoruz.
Ama sıra otomobilin şehirde kapladığı birkaç metrekarelik alanın bedeline gelince öfkeleniyoruz.
Neden?
Otopark ücreti otomobil kullanmanın olağan maliyetlerinden biri oysaki…
Bu nedenle cebinde otopark parasını ayırmadan otomobil kullanmakta ısrar eden kişinin problemi yalnız belediyenin otopark politikası değil. Bir tüketim tercihinin bütün maliyetini toplumun üzerine bırakma arzusu da burada tartışılmalıdır.
Otomobil sahibi olmak, şehrin size bedava bir otomobil yeri borçlu olduğu anlamına gelmez.
LEVHA VAR, DENETİM YOKSA…
Bir de işin kamu tarafı var.
“Park yapılmaz” levhası koyup altına sıra sıra otomobil park edilmesini seyretmek, şehir yönetmek değil elbette.
Levha koymak kolay
Denetlemek zahmetli
Bir şehirde yasak sürekli ihlal ediliyor ve bunun hiçbir sonucu olmuyorsa bir süre sonra insanlar yasağı değil, fiili durumu esas almaya başlıyor.
“Buraya park yasak ama herkes bırakıyor.”
Bu cümle, şehir düzeninin küçük iflas ilanıdır. Dolayısıyla trafiğinde. Yani yolları dört başı mamur bir şekilde kullanıyoruz da yeni yollar istiyoruz öyle mi?
PEKİ NE YAPACAĞIZ?
Önce otomobil düşmanlığıyla otomobil egemenliğinin aynı şey olmadığını kabul edeceğiz.
İnsanların otomobile ihtiyacı vardır. Fakat şehrin bütün mekanını otomobilin ihtiyacına göre düzenlemek zorunda değiliz.
Yeni apartmanlarda gerçek ve kullanılabilir otopark şartı kağıt üzerinde bırakılmamalı; göstermelik çözümlerle ruhsat alınmasının önüne geçilmeli.
Cadde üzerindeki park alanları sınırsız ve bedelsiz bir hak gibi görülmemeli. Özellikle yoğun merkezlerde park süresi ve ücretlendirme, araçların saatlerce aynı yerde beklemesini değil sirkülasyonu sağlayacak biçimde düzenlenmeli.
Dörtlüleri yakıp şerit işgal etmek “iki dakikalık iş” diye hoş görülmemeli. Çünkü o iki dakika, arkasında bir sürü otomobil biriktirmek için yeter süre.
Kaldırım ve kamusal alan işgallerinde denetim göstermelik olmaktan çıkarılmalı.
Ayrıca her boş alanı otoparka çevirmemeliyiz. Çocukların top oynayacağı alanı otomobillere verirsek birkaç yıl sonra çocukların sokakta oynamamasından yakınmanın pek anlamı kalmaz.
Mahallelerde bazı yüzey otoparkları, ulaşım planlaması elverdiği ölçüde spor alanlarına, küçük meydanlara, yeşil alanlara ve çocukların kullanabileceği kamusal mekanlara dönüştürülebilir. Çünkü şehrin esas meselesi otomobilleri nereye koyacağımız değildir.
İnsanları nereye koyacağımızdır.
Eskişehir gibi yürünebilir ölçeğini hala bütünüyle kaybetmemiş bir şehir için mesele özellikle önemlidir. Bugün vereceğimiz karar, yarının şehrinin insan ölçeğinde mi yoksa otomobil ölçeğinde mi kurulacağını belirleyecek.
Trafikle esaslı bir muhasebe yapmak için “polis ceza yazsın belediye yol yapsının” birkaç adım ilerisine çıkıp kendi trafik alışkanlıklarımızı gözden geçirmediğimiz sürece hiçbir icraat ve yaptırımla çözüm bulunması kolay görünmüyor. Ancak bu da tüm her şeyi otomobillere zimmetlemenin önünü açmamalı.